PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Project Zha #1 - Günaydın



Weeaboosour
22.Haziran.2012, 14:04
Demonai’de yine güzel bir gündü. Ay dede yavaş yavaş gökyüzünü Güneş anaya emanet ediyor, kuşlar da güzel müzikleriyle Demonai’yi kutsuyorlardı.

Demonai, normal Dünya’ya göre çok daha ütopik ve destansı bir dünyaydı. Öncelikle bu dünyada deniz yoktu! Adalar havada duruyordu. Adaların havada durmasını ve bir arada kalmasını “İlahi Geçmiş” adı verilen ve gezegenin en ortasında yer alan bir kara delik sağlıyordu.

İlahi Geçmiş hakkında çok fazla rivayet mevcut ancak en çok kabul edilen görüş, kara deliğin Karanlık Tanrısı Darius tarafından oluşturulduğu ve gücünün ondan geldiğiydi.

Loriah adlı bir ülkenin, Blizzhax denilen bir adasında, küçük bir ovasının tam ortasında küçük bir kasaba vardı. Bu kasabanın adına ihtiyacı yoktu, çünkü yaşayanlar daha önce bu konuya hiç kafa yorma gereksinimini duymamışlardı. Ve o kasabanın iki katlı küçük bir kulübesinin, bir odasında bir erkek adeta yorganlarla sevişirmişcesine yatıyordu.

Genç ince, esmer, mavi saçlıydı. Normal bir insandan en fazla bir kafa boyu uzundu. Ve tatlı uykusundan, tatlı ama cırtlak bir kız sesiyle uyandırılıverildi:
“Takeru!! Onbeşinci yaş günün. Bugün ayin yapılacak ve sen hâlâ uyuyormusun? Kalk çabuk!”

Bunu söyleyen çocukluk arkadaşı Mio’dan başka kimse değildi. Mio ise Takeru’dan bir kafa boyu kısa, açık tenli, mavi gözlü, ince bir kızdı. O kadar tatlı bir suratı vardı ki, annesi sürekli “Ay Dede senin yüzünü çok kıskanıyor bir tanem. Senin yüzün ondan daha çok parlıyor” derdi.

Mio, Takeru’yu dürmekten bıktı ve en sonunda Takeru’nun altında olan battaniyeyi çekti. Takeru normal bir akrobattan beklenmeyecek derecede kıvrak bir şekilde döndü ancak acemi bir kediden bile beklenmeyecek kadar sağlam bir şekilde boyun üstü yere yapıştı. Kırmızı gözleri her şeyi açıklıyordu, daha uykusunu alamamıştı. Başını Mio’ya yavaşça çevirerek akşamdan kalma ayyaşlar gibi “Ne var” diye sorunca Mio’da kayışlar koptu:

“Ne mi var? Bugün ikimizin de onbeşinci yaş günü. Bu gün tanrılar bize silahlarını bahşedecekler ve sen hala uyuyorsun he? Tebrikler! Kalk bakalım haydi!”

Takeru sallanarak kalktı ve Mio kapıyı açarak dışarı çıktı. Ve hızlıca kapattı. Kapanın kapanışı o kadar hızlıydı ki Takeru’yu bile kendine getirmeye yetti.

Aynı anda başka kişiler de onbeş yaşına girmeye hazırlanıyordu. Bunlardan biri de Kagemi adında bir gençti. Siyah kısa saçlı, üzerinde ışıldayan bir zırh olan bir kişiydi. Başına kaldırıp gökyüzüne baktı ve “Artık zamanı geldi” deyip yürümeye devam etti.

Aynı zaman da Zia diye başka bir kız da onbeş yaşını bekliyordu. Zia ise pembe saçlı bir kızdı. Izbe, loş, pis kokan bir hapishane de bekliyordu onbeş yaşını. Tanrılara yalvardı: “Tanrılar. Eğer beni duyuyorsanız size yalvarıyorum. Sadece buradan çıkmak istiyorum, o kadar”. Ve bir köşeye sinmeye devam etti.

Evin alt katında Mio sabırsızlıkla salonun ortasında volta atıyordu. En sonunda çıkan yavaş adım seslerinden Takeru’nun geldiği her halden anlaşılıyordu. Takeru her zaman giyindiği gibi giyinmişti bu gün de, siyah sadece göğsüne kadar uzanan bir uzun kollu ceket, satı bir tişört, altına yeşil bol bir pantolon. Takeru her zaman bunlarla daha rahat hissettiğini söylerdi.

Mio ise daha şirin giyinirdi her zaman. Bu sefer mor bir bluz altına sarı bir etek giymiş bunu da yeşil bir çorapla destekleyerek iyice bir renk yumağına dönmüştü. Takeru Mio’nun bu görüntüsünü: “O nasıl renkler gözüm kamaştı hayvan!” diyerek sorunca Mio daha fazla dayanamadı ve Takeru’nun kafasına okkalı bir yumruk salladı. “Kızlara hayvan denilmez yürüyen kalas” diyerek yemek masasının başına oturdu.

Takeru’nun annesi çok nazik bir insandı. Kahverengi kısa saçları büyük spiraller çizerek boynuna ulaşıyordu. Suratında çok fazla gözenek vardı. Takeru küçüklüğünde bu yüzden annesine hep “Anne, senin yüzünü solucanlar mı yedi?” diye sormayı ihmal etmezdi.

Sofra hazırdı. Annesi bu güne özel sofrayı donatmıştı. Bir tek kuş sütü eksikti ki onu da dün Takeru bitirmişti (gülüşmeler). Takeru hızlıca ağzını doldururken, Mio daha naif bir şekilde yemeğini yiyordu. Aslında Mio her şeyiyle naif bir kızdı ama şartlar ve Takru onun değişmesine sebep olmuştu.

- “Azıcık yavaş ye öküz! Akşama daha çok var.” deyince Mio, Takeru’da durmadan cevap verdi

- “Sen beni boyun üstü yere yapıştırırken iyiydi ama”.
- “Sadece seninle biraz dolaşmak istedim hepsi bu kadar.”
- “Sanki her zaman yapmadığımız şey manyak!”

Takeru’nun annesi tartışmaları (!) sürekli gülerek seyrederdi. Gülümsetirdi çünkü. En küçük sebepten bile tartışma çıkartıp kavga eden ancak bir birine bu kadar bağlı bir arkadaşlık zor bulunur diye düşünürdü kasaba halkı.

En sonunda dışarı çıkıp biraz yürümeye karar verdiler. Her zaman yaptıkları şeylerden biriydi aslında bu. Yemyeşil ova içinde koştururlardı bütün gün. Belki de bu yeşil ova olmasaydı arkadaşlıkları bu kadar sıkı olamazdı. Çünkü kasaba da başka yaşıt ve anlaşabilinecek kimse yoktu birbirlerinden başka.

Ve ayin akşamı geldi çattı. 9 tanrının çoğu yerde tek tapınağı vardı ancak Demonai’nin tam merkezinde İnanç Tepesi denilen bir dağın tepelerinde 9 tanrı için birer tapınak vardı ve her silah sahibi kişinin kendi tanrısının tapınağına gitmesi bir kereliğine şarttı.

Tapınak normal kilise tarzı bir yerdi. Herkes nefesini tutmuş o anı bekliyordu. Takeru ve Mio’yu hangi tanrılar seçecek, onlara ne silah bahşedeceklerdi acaba?

Ve zaman yaklaşıyordu. 3… 2… 1…

İkisini de beyaz bir ışık huzmesi kapladı. Bu dışardan bakanların görebilecekleriydi. Ancak ayin esnasında Takeru ve Mio’nun gördükleri bambaşka şeylerdi.

Mio buz mavisi bir odanın içindeydi. Gözlerini açtığı andan itibaren bir oraya bir buraya bakıyordu. Sonunda bir kadın geldi. O da buz mavisi bir zırh giymişti. Bu Buz tanrısı Lorelei di. Çok güven verici bir ses tonuyla “Al bakalım Mio, bu senin silahın” dedi. Ve Mio gerçek dünyaya döndü. Gözlerini açtığında ellerinde iki adet kılıç vardı. Metalleri güneş gibi parlıyordu ve mavi ışıklar saçıyorlardı. Çünkü -Buz tanrısı- tarafından gönderilen güçle kutsanıyordu. Aslında bu iyi bir şeydi çünkü savaşa girmeden çıkan renklere bakarak hangi tanrının kişiyi seçtiği rahatlıkla anlaşılabiliyordu.

Aynı anda Takeru’da ateş kızılı bir odadaydı. Mio’nun tersine gözlerini açar açmaz tanrısını beklemeye koyulmuştu. Kıpkırmızı bir zırhın içinde kapşonu yüzünden yüzü belli olmayan bir adam geliyordu. Yere o kadar sert basıyordu ki Takeru dengesini zar zor sağlıyordu. Adam geldi, bu Ateş Tanrısı Dorenrius’tu. Ve Takeru’ya baktı. Bir süre bakıştılar ve Dorenrius çok boğuk ancak sert bir ses tonuyla “Sen!” dedi ve Takeru’yu işaret etti. “Sana ancak bir kişiye verdiğim bir silahı armağan edeceğim. Sen benim müridimsin ve eğer benim yolumdan çıkarsan bu silahlar seni cayır cayır yakacak! Söyle bakalım buna hazırmısın!” dediğinde Takeru hiç duraksamadan “Evet!” diye bağırdı “Ne yollarsan yolla ona hazırım!” dedi. “Tamam o zaman. Kararlı insanları severim” dedi ve Takeru’da normal dünyaya döndü. Ellerinde bir çift beyaz eldiven tutuyordu. Kırmızı alevler saçıyor ve Dorenrius tarafından gönderilen büyüyle kutsanıyordu.

Rahip Takeru’nun eldivenlerine bir süre baktı ve heyecanla bağırdı: “DORENRIUS TAKERU’YA İLAHİ EL’İ GÖNDERMİŞ!”. Tapınaktaki herkes heyecanla birbirine baktı ve uğuldamalar başladı.

İlahi el hakkında Demonai Ansiklopedisi şöyle yazar:

“İlahi el, her tanrının sadece bir kere bir kişiye verdiği özel bir silahtır. Bu silah kişiye ait olduğu elementi dilediği gibi kullanma yeteneği verir ve kişinin aynı elementten alacağı zarara karşı bağışıklık kazandırır. Ayrıca bir dedikodudur, gerçek midir bilinmez ancak 9 tanrının 9 ilahi eli bir araya getirildiğinde Zha Kristali’nin yerini gösterdiğine inanılır.”

Aynı anda Kagemi’de tanrısı kahverengi bir oda da bekliyordu. Kahverengi suratı olan bir adam geldi. Vücudu çatlamıştı. Ve sadece bakıştılar. Bu Toprak Tanrısı Harekoiydi. “Sen benimsin” dedi ve gitti. Kagemi gerçek dünyaya döndü. Ve toprağın üstünde iki tane tabanca buldu. Kagemi onlara bakarak “Normal de hiç benim tarzım değil ama tanrılar bana bunu uygun görmiş demek ki” dedi ve yürümeye devam etti.

Ayrıca Zia’da yeşil bir odadaydı. Tanrısı havadan uçarak geldi. Besbelli bir periydi. Kelebek kanatları bembeyaz ve şeffaf, zırhı göz kamaştıracak derecede pembeydi. Aslında zırh ta yoktu ya (aklınıza olabilecek en açık kadını getirin). Çok ama çok yumuşak bir ses tonuyla “Al bakalım bu senin silahın” deyip Zia’yı normal dünya ya yolladı. Ve bir patlama sesi. Zia duvarı yıkıp kaçmıştı. Elinde pembe renkli bir tırpan vardı. Rüzgar tanrısı Lalari tarafından gönderilmişti.

Bütün tapınaktaki kasaba halkı yavaş yavaş çıkarken Takeru’da yavaş yavaş yürüyordu. Dalgındı çünkü silahını daha yeni almıştı ve onunla neler yapabileceği konusunda en ufak fikri bile yoktu. “Takeru!” diye bir bağırma sesi geldi. Annesi Takeru’yu çağırıyordu. Zamanı gelmişti artık.

“Efendim anne?” diye gitti Takeru annesinin yanına. “Takeru baban hakkında bildiğin her şeyi unut. Sana gerçeği söyleyeceğim. Baban Zha Kristali’ni araştırmaya giden bir maceracı Takeru!”. “Efendim!?” diye değişik bir tepki verdi ve bildiği herşey adeta bir mikser ile karıştırılmış gibi allak bullak oldu. “Ben yatmaya gidiyorum!” dedi ve evine geri döndü. O arada hemen yakınlarında hızlı ayakların sesleri duyuldu. Mio gizlice Takeru ve annesinin konuştuklarını duymuştu.

Kasaba’da gece olmuştu. Bir kapı açıldı sessizce ve ardından kapandı. Takeru çıkmıştı ve sırtında dolu bir çanta vardı. “Takeru?” diye sessizce biri fısıldamıştı. “Kimsin sen?” diye tedirginlikle etrafına bakındı. “Benim aptal” dedi birisi. Gelen Mio’ydu. Onunda sırtında dolu bir çanta vardı. “Hayırdır Takeru nereye böyle?” diye sordu Mio.

Takeru biraz gözlerini kaçırarak “Babamı ve Zha Kristali’ni bulmaya” dedi.

- “Kristali ne için istiyorsun?”
- “Bilmiyorum sadece istiyorum. Macera olsun. Ayrıca babamı da bulabilirim belki. Sen neden çıktın? Nereye gidiyorsun?”
- “Sana göz kulak olmaya.”
- “Ne? Nereden biliyorsun?”
- “Gizlice sizi dinledim diyelim. 15 senelik arkadaşım ve dostumsun. Bütün zamanımı seninle geçirdim. Seni iyi tanıyorum Takeru. Seni engellemeyeceğim ancak tek başına yapamayacağını bildiğimden yanında duracağım.”
- “Ben bebek değilim!”
-”Hayır öylesin”

Ve böyle konuşarak Blizzhax’ın derinliklerine doğru yürüdüler.

Sabah Takeru’nun annesi Mio’nun annesinin kapısını aceleyle çaldı. Mio’nun annesi kapıyı açtı.

Takeru’nun annesi: “Takeru gitmiş Mio nerede?”
“Sanırım o da Takeru ile gitti”
“Tahmin etmeliydik”

ve Takeru’nun annesi gökyüzüne baktı ve şunları dedi: “Takeru, babasına çok benziyor yahu…”

Not: ​Yorumları bekliyorum